top of page

Temmuz'un Yasını Tutmak

  • cerenyalin4
  • 7 Tem
  • 6 dakikada okunur

Ceren’den Dipnotlar

Temmuz öldü. Ve döngü tamamlanıp o yeniden doğana kadar biraz daha sabır...

Kelimelerin köklerine inmek beni her seferinde bir “serendipçe” duygusuyla karşılıyor. Takvimde alelade bir yaz ayı olarak durup duran Temmuz’un kökeni ta Mezopotamya’ya, Sümer ve Akat kültürlerine uzanıyormuş meğer: Dumuzi, yani bereket, tarım ve bitki örtüsü tanrısı her yaz başında, yeryüzünün sıcağı en dayanılmaz noktaya ulaştığında ölür. Toprak kurur, bitki örtüsü sararır, bereket yeraltına çekilir. Ve insanlar, Dumuzi’nin ardından günlerce yas tutarlar. Ta ki döngü tamamlanıp, o baharda yeniden doğana kadar.

Geçtiğimiz ay omzumda aniden baş gösteren bir sakatlık yüzünden hareketimin kısıtlanması ve bedenimin mecburi bir sessizliğe, durmaya zorlanması, beni bu kadim yeraltına çekilme döngüsünün kişisel bir provasına kilitledi adeta. Benim için de bir nevi "yas" ve durma zamanı olan bu kısıtlanma hali, bir yandan da kolektif olarak içinden geçtiğimiz o büyük felç hissiyle o kadar paralel ki.

Bugün binlerce yıl sonra, yine bir Temmuz ayının tam ortasındayız. Bu kez kendi elimizle kendi bereketimizi, bitki örtümüzü ve en önemlisi birbirimizi mahvettiğimiz bir distopyanın yasını tutuyoruz.



Hararetin Altındaki Gerçek: Korku ve Yas

Geçtiğimiz günlerde Bekir Ağırdır, Oksijen Gazetesi için yaptığı söyleşide çok kritik bir şey söyledi: "Hararet artıyor." Ağırdır orada sistemsel krizlerden, ekonomik daralmadan ve bunun yarattığı sosyal gerginlikten bahsediyordu. Haklıydı. İklim kriziyle birlikte yaz mevsiminin o klimaları bile çaresiz bırakan fiziksel sıcağı, toplumsal dinamiklerimizin dayanılmaz sosyal hararetiyle tam olarak eşitlendi. Sokaklar gergin, evler gergin, ekranlar gergin.

Üstelik bu hararetin içinde sadece doğayı ve ekonomiyi yakmıyoruz; bizi serinletecek, bize nefes aldıracak son kaleleri de kendi ellerimizle ateşe veriyoruz. Stand-up komedyeni Deniz Göktaş’ın tutuklanması, Filistin’de gözümüzün önünde canlı yayında yaşanan soykırım, kadın cinayetleri ve son dönemde küresel olarak popülerliği yükselen o baskıcı, diktatör liderler… Hepsinin altında yatan devasa ortak payda: Öfke, korkudan doğar.

En insani, en temel, çoğu kez mantığa en ters düşen ama insan davranışını sandığımızdan çok yönlendiren bir duygu, korku. Çünkü hepimiz için ölüm var ve ölüm, çok bilinmez, çok korkunç bir son. Doğumla ölüm arasındaki bu yolculuk da nice canavarla dolu: yokluk, yoksunluk, yalnızlık, utanç... İşte bugün öfke olarak tezahür eden ve bu Temmuz hararetini yükselten o yakıcı duygu, aslında temelinde derin bir korku.

Özellikle erkek bedeniyle bu dünyaya gelmiş kişilere, toplumda korkusunu ifade etme izni neredeyse hiç verilmiyor. Bu da, oksijensiz ortamda kalan korkunun öfkeye dönüşmesi için ideal şartları oluşturuyor. Korkusunun, kırılganlığının farkında olan, onu kucaklayanlar birbirini tutsaklığa mahkum ederek, birbirinin canını alarak sorunlarını çözmek zorunda kalmaz ki! Farkında olmayanın içindeki korku ise şirret bir öfkeye evrilir.

Öfke maskesi takan bir diğer duygu ise üzüntü. Keder, yas...hangi rengi geliyorsa aklınıza. Belki de korkudan sonra davranışlarımızı en çok manipüle eden ikinci duygu.

"Üzgünüm" diyememenin; "bu kadar güçsüz olduğum için, haksızlığa uğradığım için, beni sevmediğin için, ötekilendiğim için, bana bu utanç hissettirildiği için üzgünüm" diye sızlanamamanın faturası sanıldığından da ağır.

Üzgünüm diyemeyen güruhlar, eline aldığı silahı ağlamaya kullanır. Vurarak, öldürerek, yakıp yıkarak ve zarar vererek "ağlar", içindeki üzüntüyü böyle vahşice dışarı atmış olur. Elbette ki onu yakıp kavuran, haklı gördüğü öfkesinin aslında kırık kalbinden sızan hüzün olduğunun farkına varmadan.

Halbuki bir de kendi kırılganlığına sahip çıkan bir güruh düşünün... "Üzüldüm, kalpten üzgünüm" diyebilen. Yasını sakince, sabırla tutup, sonra "davranmaya" hazır olunca harekete geçen; içinden gelen ilk itkiyle yakıp yıkmayan, onun yerine yaratan bir topluluk...

Bir psikolog büyüğümün yıllar önce kulaklarıma küpe olan o harika benzetmesini hatırlıyorum. Ne zaman psikiyatrik ilaç desteğine başlamak gerektiğini anlatırken şöyle demişti: "Zihin bazen o kadar yanar ki, içeride su kaynatmaya başlar." İşte bugün kolektif olarak zihnimiz ve daha da önemlisi kalbimiz su kaynatmaya başladı. Sıcaklık o kadar yüksek ki, insanlığın doğal ayarları, temel yaşam becerileri bir bir bozuluyor.


Yangın Söndürücü: Öz-Düzenleme

Peki, beynimizi ve beynimizin bir yansıması olan bu toplumu yanmaktan kurtaracak o acil durum aracı ne olabilir? Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer aynı: Duyguların ve düşüncelerin farkında olmak ve bunun beraberinde gelen, ilişkilerimize uzanan bir dizi yeti. Gelişim psikolojisinde bunların bütünü “öz-düzenleme” kavramıyla ifade ediliyor.

Öz-düzenleme becerisi geliştiğinde bakın neler olur:

Zorlayıcı duyguları tutabiliriz: Onları "bastırmak" değil; korkuyu da, yası da görerek şefkatle kucaklayabiliriz.

Düşüncelerimizin farkında olurumuz: Düşüncelerimizin biz olmadığını fark ederiz. Böylece bizim düşüncelerimize yönelik olumsuz yorumlar yapıldığında, bunu doğrudan varlığımıza yapılmış bir hakaret gibi algılamaz, hemen savunmaya veya saldırıya geçmeyiz.

Uzun vadeli düşünebiliriz: Motivasyonumuz, bize anında sonuç verecek şeylerden değil, çok uzun vadeli durumlardan beslenebilir. Kar sağlamak, güç sahibi olmak, popüler olmak gibi kısa vadeli ihtirasların yönettiği bir canlı olmaktan, kendi hayatından ötesini de düşünebilen, davranışlarının uzun vadeli sonuçlarını gören ve herşeyden önemlisi “umursayan” bir insan haline geliriz. Sürdürülebilir toplumlar ve sürdürülebilir her şey, aslında burada başlar.

DİNLEYEBİLİR hale geliriz. Bizim fikrimizle, dünyamızla hiç bağdaşmayan şeyler bile söylense; dürtülerimizi tutabildiğimiz için (bastırmak değil, o ilk tepkiyi görüp "bir dakika bekle" diyebilmek), zihnimizin ve yüreğimizin tamamını vererek "anlamak niyetiyle" dinleyebiliriz.

Ve bunlar olunca ne mi olur? Düşünceler bütünüyle ifade bulur, karşılaşır, çarpışır, sarılır, dans eder, metabolize olur ve tek bir zihnin değil, birden fazla zihnin ortak ürünü olan o yapıcı "orta yollar" görünür.

İşte bu, evrimimizi henüz tamamlamadığımızın kanıtı olan o ilkel yöntemlerin sonudur. Fiziksel olarak kavga etmek, diğerini yok etmeye çalışmak, kaba güçle ve acımasız yollardan üstünlük kanıtlamak —yani savaşı ve şiddeti beslemek— yerine, insanlığın evriminde çok yaklaştığımız o bir sonraki adıma geçeriz: Uzlaşma.

Konuşarak anlaşmanın, hatta tadını çıkara çıkara entelektüel bir kavga etmenin ve günün sonunda hiç kimsenin insan eliyle zarar görmediği doyum hissini yaşadığımız bir hayatın mümkün olduğunu görürüz. 

Gelin görün ki savaşlar ve kıyımlar sürdükçe dünyada hep aynı şey oluyor: Hayatta kalanlar, kazanan zalimler oluyor. O evrimleşmemiş, kaba gücü kullanan, öz-düzenleme yetisi gelişmemiş insanlar. Günün sonunda, önümüzde çok keskin ve asimetrik bir gerçek var: İnsancıl olan kişi, olmayan kişiye zarar vermez. Ama insancıl olmayan kişi, olana zarar verir.

Öz-düzenlemesi gelişkin, kendine ve dünyaya alan tanıyan insanlardan hiçbirimize zarar gelmez; yalnızca fayda gelir. İnsancıl olan kazandığında, bir taraf diğerini yenmiş olmaz; insancıl olan kazandığında, hepimiz kazanmış oluruz.

Umut verici olan da şu ki bahsettiklerim, geliştirilebilir beceriler. Gücüm yettiğince ve dilim döndüğünce insan türünün öz-düzenleme becerilerini geliştirmesine katkı sunmaya, buna çabalamaya devam ediyorum, edeceğim.

Gelin görün ki, bereket tanrısı Temmuz bu ay öldü. İçeride su kaynıyor, dışarıda hararet yüksek. Döngü tamamlanıp o yeniden doğana kadar... biraz daha sabır, biraz daha mevcudiyet.


Bu Ayın Hareket Denemesi

Kuzey kutbunda yaz aylarını yaşayan biz ölümlüler için karadan denize inme zamanı.

Gel, denizin içinde olma hissini taklit edecek iki deney yapalım seninle:

1- akışkan eklemler

Bedenindeki eklemleri tek tek usulca hareket ettir. Ve yavaşça eklemlerinin akan bir su gibi hareket ettiğini hissetmeye başla. Böyle hissedince hareketin nasıl değişiyor? Değiştikçe nereye gidiyor? Sessizce takip edip sürprizlere açık olabilirsin.

2- yosun omurga

Omurgamız o kocaman beynimizi taşıma görevinin altında fena eziliyor. Fıtıklar, ağrılar ve kaskatı omurganın gergin komşuları, iç organlarımız; en kötüsü de şöyle rahatça içini dolduramayan akciğerler… Gel onları denize götürelim! Ayakta olduğun bir anda şu soruyu hatırlat kendine: “omurgam denizin altında şöyle uzunca bir yosun olsaydı nasıl hareket ederdim?” Deniz dalgalı olabilir, sakin olabilir. Ama omurgan kökleri yerde, uçları denizle oynaşan bir yosun. Ortaya çıkan kıpırtının tadını çıkar.


Temmuz Ayı Dans İzleme Daveti: Akram Khan – XENOS

Bu ay seni, tam da yukarıda bahsettiğim o "korkuyu ve yası ifade edemeyip elindeki silahla ağlamak" anatomisini sahneye aktaran bir eserle baş başa bırakıyorum: Akram Khan’dan XENOS.

XENOS (Yunanca 'yabancı' veya 'konuk'), Birinci Dünya Savaşı'nda sömürgeci güçler tarafından cepheye sürülen ve adeta birer ölüm makinesine dönüştürülen Hintli askerlerden birinin hikayesini anlatıyor. Akram Khan sahnede o kadar muazzam bir somatik arşiv sunuyor ki; askerin beynindeki o kabuklaşmış travmayı, bastırılmış korkuyu, üzüntüsünü dışarı atamadığı için elindeki tüfeği nasıl bir "ağlama aracına" dönüştürdüğünü bedeninizde hissediyorsunuz. Çamurun, kaba gücün ve hararetin ortasında, bir erkeğin kırılganlığının ve yası sakince tutamayışının yarattığı o kontrollü yıkımı izlerken bakın bakalım: Sizin bedeninizde nereler su kaynatmaya başlayacak?

Akram Khan'ın XENOS eserinin bu vurucu kesitini bültenin sonundaki linkten izleyebilirsin.


Bu Ay Nerelerdeyim?

Temmuz miti bize durmayı ve yeraltına çekilmeyi fısıldarken, benim bedenim de bu çağrıya kulak verdi; omzumdaki sakatlık yüzünden bu ay mecburi bir fiziksel durma ve sessizlik evresindeyim. Canlı yayınlar, yüz yüze atölyeler ve stüdyo buluşmaları bu ay benim için askıda.

Ama tam da bu kısıtlanma anında, başka bir alan açıldı. Bazı şeylerin konuşarak değil, sadece hareket ederek çözüldüğünü bilenler için bugüne kadar  Organik Hareket Alanı’nda  biriken pratiklerin kayıtlarını dijital bir kütüphane olarak açtım.



Ben kendi köşemde omzumun yasını tutarken; siz kendi evinizin konforunda, kendi zamanınızda benim yumuşak rehberliğimle hareket edebilirsiniz. Dijital kütüphanede şu an dört temel pratik var:

Yer Çekimi: Destek hissini bedende bulmak için.

Bırakmak: Tutmakla teslim olmak arasındaki o ince çizgide kalabilmek için.

Genişleme: "Sığmana" gerek olmasa nasıl hareket ederdin?

Bilmek, Yapmak, Olmak: Zihinsel olarak analiz ettiğin şeyi bedeninde yaşatmak için.

Beden bazen ekrandan bile hatırlamaya başlayabilir. Kayıtlara dilediğin an ulaşıp kendine alan açmak istersen (veya bir arkadaşına hareket alanı hediye etmek istersen), Shopier dijital kütüphaneye buradan ulaşabilirsiniz.


Yukarıda detaylıca anlattığım “öz-düzenleme” becerisinin gençlerde gelişimini destekleyen, başlangıcından beri yolculuğunun bir parçası olduğum PERGEL Programı için ufukta yeni iş birliği modelleri görünüyor. Belki de yurtta, hatta dünyada “özünü düzenleyebilen” insanların artmasına bir tık daha katkımız olacak. Heyecanlı haberler için takipte kalın!


Yapay zekayla tedirgin ilişkimiz gitgide güçlenedursun, henüz pek dur-durak, etik-ahlak bilmeyen, yukarıda çizdiğim “öz düzenlemesi gelişmemiş insanın” adeta bir kopyası gibi davranan yapay zeka sohbet botlarına alternatif, gençlerin güvenle konuşabileceği bir bot için yeni yollar aranıyor ve bu arayışı yürüten yenilikçi ekibe ben de eşlik ediyorum. Buradaki haberler de çok heyecanlı olacak!


Bir de çok sevdiğim bir meslektaşımla sohbetlerimizi uzun zamandır bir podcast yapısına oturtmak üzerine çalışıyoruz. Bu ay, bu podcast daha geniş kitlelerle buluşacak. Şimdilik var olan pilot bölümleri dinlemek istersen onun da linki burada. 


Efsane koreograf Akram Khan'ın Xenos eserinin tamamı burada.


Bu ayın hararetini dengeleyecek, zihnin su kaynatma seanslarını şefkatli bir mevcudiyete dönüştürecek müzik seçkisi ise burada 🎵


Sevgiyle,

Ceren


Bültenle ilgili yorumlarını duymayı çok isterim; ANONİM OLARAK 

 
 
 

Yorumlar


©2021 Tüm hakları saklıdır.

bottom of page