top of page

Kayan Yıldızlar, Duran Biz

cerenyalin4
17 Ağu
5 dakikada okunur

Ceren’den Dipnotlar


Her düşen yıldız bir umut ışığı değildir. Her dinlenme bir kaçış değildir.

Ağustos ortası, gökyüzü bir anda cömertleşir.


Perseid meteor yağmuru başlar. Güzelce karanlık bir yer bulup göğe bakarsan, art arda yanıp sönen, adeta sana göz kırpan ışık çizgileri görebilirsin.


Bu mucizevi görünen olayı dilek tutmak için bir fırsat bilmişiz. 


Aslında ortada kayan bir yıldız yok. Küçük bir gök taşı, atmosfere çarpıp yanıyor ve yok oluyor. İzlediğimiz şey bir doğum değil, bir ölüm. Parlak, hızlı bir ölüm.


Ve biz bu ölüme bakıp dilek tutuyoruz.



Pasif Dilemek

Dilek tutmanın güzelliği tam burada: Hiçbir şey yapmana gerek yok.


Doğru anda doğru yerde durman, gözünü açık tutman, içinden bir şey geçirmen yeterli.


Emek yok. Sorumluluk yok. Sadece "olsun" demek var.


Buna pasif dilemek diyelim.


Ve asıl mesele şu: Pasif dilemek sadece gökyüzüyle sınırlı bir alışkanlık değil. Bir agency (eyleyicilik, özne olma hâli) meselesi. 


Peki sen, kendini bir şeyin öznesi mi görüyorsun, yoksa üstüne bir şey düşmesini bekleyen bir alıcı mı?

Yalnızca gözlerimi kapatıp çok istersem, olur mu?
Yalnızca gözlerimi kapatıp çok istersem, olur mu?

"Bizim Çocuklar" ve İhale Edilen Sorumluluk

Geçtiğimiz ay AHBAP soruşturmasını konuşurken Independent Türkçe'ye bunu söylemiştim: Türkiye'de güven, çoğunlukla kurumlara değil, "bizden" hissettiğimiz, tanıdık, karizmatik isimlere aktarılıyor.


Şimdi bunu biraz daha açayım.


Toplulukçu kültürlerin o sıcak, kucaklayıcı "iç grup" refleksiyle birine sadece "bizim çocuklar"dan olduğu için güvenmek aslında bir eylemsellik meselesi. Bizi aşan, bizden büyük olan ama yine de bizim varlığımızı ve eylemimizi gerektiren bir konuyu bizim adımıza üstlenmesi için “bizim çocuğa” ihale etmek. Üstelik burada işin ihale edildiği kişinin liyakati veya işi yapış şekli pek de önemli değil. Dolayısıyla takip etmek, dahil olmak, hesap sormak zorunda değiliz.


Toplumsal bir mesele karşısında böyle bir tavır aldığımızda, aslında yıldız kayarkenki o dilekle aynı jesti tekrarlıyoruz: Bir anlığına parlak bir ışığa bakıp, üstümüze düşeni ona bırakıyoruz.


Nazar, Dış Güçler ve "Manifest" Etmek

Bu pasif dileme refleksini belki şimdiye dek bu topraklarda dinin yönlendirdiği bir kaderciliğe bağlayabiliriz. Ama hikaye orada bitmiyor. Özellikle daha eğitimli, daha seküler bir kesim için inanma ihtiyacını karşılayan “new age” inanç sistemleri de benzer bir davranış biçimini teşvik ediyor: Çabasız, tek seferlik bir dilekle her şeyin düzelmesini istemek.


Bugün bunun adı "Secret", "manifest etmek", "evrene sipariş vermek."


Mantık aynı: Doğru niyeti tut, doğru enerjiyi yay, gerisini evren halleder. Emek değil, dilek. Sorumluluk değil, teslimiyet.


Peki dilek gerçekleşmediğinde ne oluyor? Genelde aynı yere gidiyoruz: Bir suçlu arıyoruz.


"Mutlu değilim, çünkü çevremdekilerin nazarı değiyor." "Bu memleket bir gün yüzünü göremedi, şu ya da bu güç / grup / kişi yüzünden."


Fark etmiş olabilirsin: Kadercilik ile günah keçisi aramak, aynı madalyonun iki yüzü. İkisi de aynı şeyden kaçmamıza izin veriyor: Sorumluluğu üstlenmek.


Bu büyülü bakış açısı bizi anlık olarak karamsarlıktan kurtarsa da uzun vadede olan bitene körleştiriyor. O dilekler gerçekleşmedikçe hırçın, pasif, çevresiyle bağı kopuk ve içine kapanık bir halde buluveriyoruz kendimizi. Adeta bir merkezkaç kuvveti gibi bizi dört bir yana savuruyor; yalnızlaştırıyor ve kutuplaştırıyor.


Halbuki gerçek demokrasi kültürü; umutların gerçeğe döneceği fırsatları herkese sunan, eşitsizliğe ve dolayısıyla kıskançlığa (ve nazara) alan bırakmayan, refah içinde bir toplum, birlikte emek vermekle, imeceyle, yani her birimizin sorumluluğu üstlenmesiyle ortaya çıkmaz mı?


Ağustos Böceği Olmaya İzin Yok mu?

Peki, diyeceksin, çocukluktan beri bize dayatılan o "karıncalık" hikâyesinden mi bahsediyorsun? Sürekli çalış, biriktir, üret, hazırlan?


Hayır. Tam olarak onu demiyorum.


Seni bilmem ama çocukluğumda olumsuz bir Ağustos böceği imgesi benim kafama kazındı bir kere. Bütün yaz çalıp söylemiş, kışa hazırlıksız yakalanmış. İçini açarsak bu masalın verdiği telkin çok açık. Bu sistemin (protestan iş etiği diyebiliriz belki adına) bize fısıldadığı bir telkin: Dinlenmek, eğlenmek, "boşa" vakit geçirmek, bir eksiklik, hatta utanç duyulması gereken bir ahlaksızlıktır.


Bugün rahatlama ve şifa arayışıyla o spiritüel, "new age" pratiklere yönelen kalabalığın derdinin kaynağı da çoğu zaman buralarda saklı: Bir ömür boyu karınca olmak zorunda hissetmek. Dinlenirken, eğlenirken suçluluk duymak. 


Aradığımız şey "manifest" değil, dinlenmeye ve yalnızca olmaya izin vermek olmasın?


Şu Ağustos sıcaklarında, biraz durmak, çalmak, oynamak, gülmek, zihni varsayılan mod ağını (default mode network) oluşturmaya bırakmak o kadar kötü bir şey mi?


Gelecek kışın fikirleri, ilhamı, motivasyonu, tam da böyle boş boş dinlenirken gelmez mi?


Çalmaya, oynamaya, gülmeye, eğlenmeye —en önemlisi boş boş dinlenmeye— hakkımız yok mu gerçekten? Bunları yaptığımızda değersiz bir Ağustos böceği mi oluyoruz?

Doğal ortamında eğlenen bir Ağustos böceği (temsili)
Doğal ortamında eğlenen bir Ağustos böceği (temsili)

Dinlenmeyi başarısızlığın kaynağı olarak gördüğümüzde, başarıyı tümden içsel kaynaklarımıza ve çabamıza bağlayarak bizi sarmalayan kültürü, sosyopolitik bağlamı, sınıfsallığı yok sayarak yalnızlaşmış, yine birbirimizden kopmuş olmuyor muyuz? 



Bu Ayın Hareket Denemesi: Yargısız Durmak ve Dilemek


Birinci kısım — özneleşme


Günün hangi saati olduğu önemli değil. Ayakta dur. Gözlerini yukarı, gökyüzüne kaldır. Bakışların tek bir şeye takılana dek boş boş dolanmasına izin ver. Belki bir çatıya, belki uçan bir kuşa, belki bulutlara odaklanır bakışların. Bırak buna onlar karar versin.


Bulduğunda (ya da bulamadığında) içinden kopan dileğe bir bak. Garip, beklenmedik, hatta ayıp veya günah saydığın bir şey olabilir. İçinden gelmesi, olacağı anlamına gelmez. Seni tanımlamaz. Yalnızca şu anki ihtiyaçlarını sana gösterir.


Gerçekleştiğini görmek istediğin bir şey belirirse zihninde o zaman şöyle bir soruya kapı açabilirsin: "Bunun gerçekleşmesi için elimden bir şey gelir mi, yoksa sadece beklemeli miyim?"


Doğru cevap, ilk aklına gelendir. Ancak elinden gelecek olanı tanımlamak senin elinde. 


İkinci kısım — izin


Göklerde biraz vakit geçirdikten sonra biraz yere uzan. Ya da bir koltuğa yayıl.


Hiçbir şey yapma. Şu anda burada olman yeterli.


Zihnin bir yere gitmek istiyorsa gitsin, hiç tutma.


Kaç dakika süreceğini de takip etmene gerek yok. "Yetti" dediğinde bedenin zaten olduğu yerden kalkıp harekete geçmek isteyecek.


Dans İzleme Daveti: Café Müller


Bu ay seni Pina Bausch'un Café Müller'iyle (1978) baş başa bırakıyorum.



Sahnede bir kadın, gözleri kapalıymış gibi, bazen bilinçsizmiş gibi, bazı hareketleri tekrar tekrar yapıyor.


Bu kadının görmeden ve bilmeden bir yerlere koşuyor gibi hali, sende hangi hisleri uyandırıyor?


Sözsüz bir dans eserinin zihinde hangi söz ve kavramları doğurduğunu görmek seni şaşırtabilir. 


Ben Nerelerdeyim?

 Independent Türkçe'ye AHBAP soruşturması ve "kurtarıcı miti" üzerine bir röportaj verdim. Kurumsal güvenin neden kırılgan olduğunu gelişim psikolojisi perspektifinden anlattığım röportajı buradan okuyabilirsin.


 Veeee… önümüzdeki ay hareket sezonunu birlikte açıyoruz! Sezonun ilk yüz yüze Organik Hareket Alanı 12 Eylül’de Terapi Sahne - Kadıköy’de. Usul usul hareket ederek kendine somatik bir masaj hediye etmek, hareket ederek düşünmek, dertleşmek ve biraz da denemek istersen, bu alan sana açık. Hem de herhangi bir hareket ya da dans geçmişi gerektirmiyor.


İlgini çektiyse bu linkten ön kayıt formunu doldur; detayları sana ileteyim. Eğer gelmeden önce OHA’yı tadımlık kendi başına denemek istersen OHA’nın tam kayıtlarına dükkanımdan erişebilirsin.  Soruların varsa, merak ettiysen cerenyalin@gmail.com adresine yaz gitsin! (Yalnızca iyi dileklerini de gönderebilirsin.)


Ağustos ayında ben de biraz durmayı ve dinlenmeyi deniyorum. Kendime izin vermeyi ve değerimi yaptıklarımla değil mevcudiyetimle anlamayı. Tam da böyle canlı bir pasiflik hali, en etkili ama en kolaylıkla göz ardı edilen beceriyi hatırlatıyor bana: Dinlemek. Epeydir merak ettiğim bir oluşumun içine bu ay dahil olma şansını elde ettim: Cömert Dinleme. Belki iddialı olacak ama şu an bulunduğumuz noktada bizi kurtaracak olan en temel şeyin dinlemeyi, can kulağıyla dinlemeyi öğrenmek olduğunu düşünüyorum. Cömert Dinleme fikri ilgini çektiyse, takipte kal.


Bundan önceki Cerendipçe bültenlere buradan ulaşabilirsin.


Yukarıda bahsettiğim meşhur Pina Bausch eserini buradan izleyebilirsin. 


Bu ayın gökyüzünü ve dinlenme iznini renklendirecek Ağustos ayı müzik seçkisi de burada.


 Benimle çalışmak için – bireysel seans, grup çalışması, kurumsal atölyeler — doğrudan bana yazabilirsin. ( cerenyalin@gmail.com )


Sevgiyle, 

Ceren


Bültenle ilgili yorumlarını duymayı çok isterim; ANONİM OLARAK 


Bu alan sana şu an iyi gelmiyorsa, BURAYI TIKLAYARAK çıkabilirsin.


*Cerendipçe: İngilizce “Serendipity”den, Türkçe karşılığı Serendipçe’den ilhamla… Bir şey ararken başka bir şeye tesadüfen rastlama, aslında aramadığı güzel bir şeyi bulma hâli. 

 
 
 

Yorumlar


©2021 Tüm hakları saklıdır.

bottom of page