top of page

Ekim ve Biçim

cerenyalin4
2 Eki
5 dakikada okunur

Ceren’den Dipnotlar


Ekim.

Adında iki güzel şey saklı benim için:

Ekmek. Biçmek.

Bir şeyi toprağa bırakmak ve bir gün onun aldığı şekille karşılaşmak.


Ne ekersen...
Ne ekersen...

Bu bana psikolojide eskiden beri sorulan bir soruyu düşündürüyor:

Kalıtım mı, çevre mi? (nature vs. nurture)

İnsan doğuştan mı böyle, yoksa sonradan mı böyle oluyor?

Genler mi, çevre mi? Ekilenler mi yoksa sonradan biçim verenler mi?

Gelişim psikolojisinin bugün geldiği yerde bu soruyu artık iki rakibin mücadelesi gibi düşünmüyoruz. Gelişim, kalıtım ve çevrenin karşılıklı etkileşiminin bir ürünü; asıl ilginç olan da bu ikisinin birbirini nasıl biçimlendirdiği.

Çocuk, dünyaya belli özelliklerle geliyor. Sonra bir çevrenin içine düşüyor.

O çevre de yalnızca hane içindekilerden ibaret değil: ilişkiler, dil, kültür, ekonomik koşullar, kurumlar, beklentiler, ödüller, cezalar...

Ve çocuk bunlarla etkileşirken çevresini de değiştiriyor.

Yani mesele yalnızca ne ekildiği değil.

Ekilen şeyin neyin içinde büyüdüğü.

Hatta biraz daha ileri gidip şunu diyebilir miyiz:

Ekilen şeyler birbirini biçimlendirip durur.



BİZİM BİRBİRİMİZE YAPTIKLARIMIZ

Toplum dediğimiz şey yalnızca büyük kurumlar ve büyük kararlar değil.

Birbirimize her gün yaptığımız küçük şeyler de toplumsal olana dahil.

Nasıl konuştuğumuz. Gücü bizden az olana nasıl davrandığımız. Bir hata karşısında ne yaptığımız. Bir çalışanın emeğine nasıl baktığımız. Çocuğa ne öğrettiğimiz. Kurala yalnızca ceza almamak için mi, yoksa başkasının hakkını gözettiğimiz için mi uyduğumuz.


Bunların hepsi öğreniliyor. Ve tekrarlandıkça normalleşiyor.

Bugün bizi yoran bazı toplumsal meseleleri yalnızca “insanlar bozuldu” diyerek açıklamak kolay…ama konuyu yarıda bırakıyor.


2013 yılından bu fotoğrafa denk geldim.
2013 yılından bu fotoğrafa denk geldim.

Modernleşmeyle birlikte daha özerk hayatlar kurduk; ama bizi birbirimize bağlayan ilişkisel ağların bazıları çözülürken, onların yerini her zaman sağlıklı bir bireysellik almadı.

Bazen yalnızlık aldı. Bazen güvensizlik. Bazen de “bizden olan” ile “olmayan” arasındaki sert ayrım.

Böylece birbirimize karşı biriktirdiğimiz kırgınlıklar ve öfkeler, ortak bir hayat kurmanın önüne geçmeye başladı.

Ve nezaketsizlik, bir süs veya dekor olmaktan çıktı.

Güvensizlik üretmeye başladı.

Güvensizlik daha fazla kendini kollama ihtiyacı yarattı. Herkes kendini kolladıkça ortak alan biraz daha daraldı.

Sonra dönüp: “İnsanlar neden böyle oldu?” diye sorduk ama asıl soru şu olmasın: “Biz birbirimizi neye alıştırdık?”


BİÇİM, NE BİÇİM?

İnsan, kendisine verilen içeriği okuyup işleyen bir yapay zeka ajanı değil.

Ses tonunu duyuyor. Yüzü görüyor. Bedenin yaklaşmasını ya da uzaklaşmasını hissediyor.

Bakışı, ritmi, mesafeyi, dokunuşu, mekânı, hareketi okuyor.

“Senin iyiliğini düşünüyorum” diyen birini bedenin tehdit gibi algılıyorsa, bu çelişkiyi kaydediyor. Yani ne söylediğimiz kadar, hatta daha da fazla nasıl söylediğimiz o deneyimi yaratıyor.


Bunu en çok da kendi deneyimimden biliyorum.

Duyusal İşlemleme Hassasiyeti diye bir şey duymuş muydun? Bu özellik, kişinin içsel ve dışsal uyaranları daha yoğun ve ayrıntılı işlemesiyle ilişkili bir mizaç özelliği olarak ele alınır. Duyusal işlemleme hassasiyeti yüksek bir insan olarak, üslup benim için hiçbir zaman yalnızca ikincil bir detay olmadı. Birinin sertliği, küçümsemesi ya da hoyratlığı bazen bütün yaşam enerjim çekilmiş gibi hissettirecek kadar güçlü bir etki yarattı bende. Yıllar içinde bunun karşısında kendi üslubumu da fark ettim.

Bazen sınırlarımı korumak pahasına ortamı yumuşatmak, iyi niyetimi göstermek, karşımdakine “ben dostum” sinyali vermek için fazla çabaladım.

Ve ilginç biçimde, bu yumuşaklık bazen dışarıdan “politik”, “diplomatik”, hatta hesaplı bir davranış gibi okundu.


"Ben dostum, dünyalı..."
"Ben dostum, dünyalı..."

Oysa benim için çoğu zaman çok daha ilkel bir mesajdı:

“Sana zarar vermeyeceğim.”

“Niyetim yıkmak değil, yapmak.”

“Benim yanımda kendini korumak zorunda değilsin.”

Belki kendimi haklı çıkarmak gibi olacak ama…nezaket yalnızca estetik bir tercih değil, bir güvenlik sinyali de olamaz mı? Kalabalık şehirlerde, birbirimizi tanımadan dip dibe yaşadığımız (veya metrobüse bindiğimiz) bir dünyada bu, sandığımızdan daha temel bir toplumsal beceri olamaz mı?

Çevrendeki kabalık ve hoyratlık seni de yaralamıyor mu?



Ekim Derdinde Biçimi Unutmak

Modern dünyanın bir tuhaflığı da burada.

Son birkaç yüzyılda ne yaptığımıza inanılmaz derecede odaklandık.

Bilim. Teknoloji. Tıp. Bunların hepsinde muazzam kazanımlar elde ettik.

Ama aynı hızla şu soruyu sormadık: Bunları nasıl yaptık?

Kimin pahasına? Neyi aşındırarak? Kimin emeğini, zamanını, bedenini ya da yaşam alanını maliyet olarak kabul ederek?

 Çiçek çocuğun kalbini kırdınız. Çiçek çocuk öfkeli. (Bu ve bir önceki fotoğraf Umwelt Dans Tiyatrosu'ndan. Fotoğrafçı Volkan Erkan.)
Çiçek çocuğun kalbini kırdınız. Çiçek çocuk öfkeli. (Bu ve bir önceki fotoğraf Umwelt Dans Tiyatrosu'ndan. Fotoğrafçı Volkan Erkan.)

Çünkü bir şeyin yapılabilir olması, onu nasıl yapacağımız sorusunu ortadan kaldırmıyor.

Belki artık “ne yaptık?” kadar, “bunu yaparken neye dönüştük?” diye sormamız gerekiyor.



PEKİ NE EKİYORUZ?

İşin umut veren tarafı şu: Gelişim demek değişebilirlik demek.

İnsan çevresinden etkileniyor ve çevresini de etkiliyor. Yani içinde bulunduğumuz kültür yalnızca “başımıza gelen” bir şey değil. Bir parçasını her gün biz de yeniden üretiyoruz.


Bu fikir biraz rahatsız edici olabilir, farkındayım. Ama aynı zamanda özgürleştirici.

Çünkü soru artık yalnızca: “Bu dünya neden böyle?” değil, “ben hangi dünyanın oluşmasına katkıda bulunuyorum?”

Biriyle nasıl konuştuğumla. Bir sınır karşısında ne yaptığımla. Dinleyip dinlemediğimle. Bir şeyden vazgeçerken bile nasıl vazgeçtiğimle.

Kültür, tekrarın ürünü. Ve tekrar ettiğimiz şeyler bir süre sonra bize doğal görünmeye başlıyor.

O yüzden bu ay kendime iki soru soruyorum:

Ben ne ekiyorum? ve Onu nasıl besliyor ve büyütüyorum?



BU AY BEDENLE BİR ŞEY DENEMEK İSTERSEN

OHA'da sık sık yaptığım bir deneyi getirdim buraya.

Önce seni kıpırdatan bir müzik aç. Ne tür olduğu hiç fark etmez; kederli veya yavaş da olabilir. İçinde bir yerlerde bir kıpırtı yaratsın yeter ki.


Yalnızca ellerinle de bu denemeyi yapabilirsin.
Yalnızca ellerinle de bu denemeyi yapabilirsin.

Sonra üç farklı senaryo bırakıyorum sana, bedeninde denemen için:

1) Açık camdan kocaman bir rüzgâr esti. Rüzgâr öyle güçlü ki seni hareket ettiriyor. Bedenin savruluyor, yön değiştiriyor, direniyor, bırakıyor.

Sonra rüzgâr diniyor. Aynı hareketlerden birkaçını bu kez sen istiyormuşsun, sen seçmişsin gibi bilinçli yapsan?

2) Bir kayıktasın. Deniz dalgalandı. Zemin hareket ediyor, sen ona cevap veriyorsun.

3) Arabayla taşlı bir yoldan geçiyorsun. Yol bedenini sarsıyor. Sen olan şeye cevap veriyorsun.

Hepsinde ikinci aşama aynı: Hareketi “başına geliyormuş” gibi değil de sen istiyormuşsun, sen seçmişsin gibi bilinçli yaparsan neler oluyor?


Hareket bana mı oldu, ben mi yaptım?

Dışarıdan bakan biri yalnızca hareket eden bir beden görebilir. Ama içeride üç bambaşka deneyim yaşanmış olabilir.

İşte OHA'da beni çok ilgilendiren yerlerden biri burası:

Aynı hareketin, onu nasıl yaptığımıza göre bambaşka bir deneyime dönüşmesi.

Ve daha da önemlisi:

Bedenin verdiği duyuma göre bir seçim yaparsın. Bir dürtüyü takip edersin. Nereye götürdüğünü görürsün. Ve bilmediğin yerde kalabildiğini öğrenirsin.

Bunu tekrar tekrar yaptığında, doğru cevabı sürekli dışarıda aramak yerine içeriden gelen bilgiye biraz daha güvenmeye başlarsın.

Kendine güven böyle bir şey olabilir.

Dansın benim için en büyüleyici taraflarından biri de tam burada.

Bazen bilinçli olarak planlamadığın bir şeyin içinden geçmeye izin veriyorsun.

Ve beden, zihnin henüz sormayı bile akıl etmediği bir soruya cevap verebiliyor.



BU AYIN DANS İZLEME DAVETİ:

FERNANDO MELO — LEANING TREE

Bu ayki dans önerim Fernando Melo'dan.

Melo'nun Leaning Tree adlı işi, 24–25 Ekim'de İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında AKM'de sahnelenecek. 

Eserin adının tam çevirisi "Eğilen Ağaç" ancak festival ekibi "Rüzgar Ağacı" olarak çevirmeyi tercih etmiş.
Eserin adının tam çevirisi "Eğilen Ağaç" ancak festival ekibi "Rüzgar Ağacı" olarak çevirmeyi tercih etmiş.

Eseri bu ayki “biçim” meselesiyle birlikte düşünmek hoşuma gidiyor. Bedenler, ışık, müzik ve sahne sürekli birbirinin biçimini değiştiriyor.

İzlerken bu kez “Ne oluyor?” sorusunu biraz kenara bırakıp “nasıl oluyor?” diye bakmayı deneyebilirsin.

Bir beden nasıl duruyor? Nasıl düşüyor? Nasıl cevap veriyor? Bir hareketin biçimi değiştiğinde anlamı da değişiyor mu?

Belki izlerken bir de şunu düşünürsün: Dışarıdan gördüğümüz biçim, içeride yaşanan şeyi ne kadar anlatabilir?



BU AY BEN NERELERDEYİM?


🌱ORGANİK HAREKET ALANI — 4 HAFTALIK SERİ

17 Ekim’den itibaren OHA'yı tek tek buluşmalar yerine dört haftalık düzenli bir seri olarak başlatıyorum. Araştırdığımız kavramlardan biri de “bilmek - yapmak - olmak.” Yalnızca bir kez bir somatik hareket çalışmasına katılmak ağzında bir tat bırakabilir. Ancak belli aralıklarla bunu tekrarlamak, sende dönüşüm yaratabilir. Bu seride her hafta ele alacağımız temalar şöyle:


🌱 akış - sıkışma 

🌱 bırakmak - kontrol etmek 

🌱 bilmek - yapmak - olmak 

🌱 ilişkilenme - sınırlar


Bir gün çok hareket etmek isteyebilirsin. Bir gün hiç istemeyebilirsin. Bir gün bedenin “buraya gel” diyebilir, başka bir gün “şuraya yaklaşma.”

OHA'da bunların hepsini bilgi olarak işliyor, bireysel ve kolektif olarak takip etme fırsatı buluyoruz.

Burada doğru hareketi öğrenmeye çalışmıyoruz. Bedenimizle nasıl ilişki kurduğumuzu merak ediyoruz.

Ve hareketin usulca bize ferah alanlar açmasına izin veriyoruz.

Herhangi bir dans geçmişi gerekmiyor. Merak ediyorsan bana yaz veya doğrudan OHA önkayıt formuna buyur.


 

🎥 Fernando Melo - Leaning Tree eski yapımlarından kısa bir kayıt bu linkte.

📚 Bundan önceki Cerendipçe bültenlere buradan ulaşabilirsin.


Sevgiyle,

Ceren


Bültenle ilgili yorumlarını duymayı çok isterim; ANONİM OLARAK 




*Cerendipçe: İngilizce “Serendipity”den, Türkçe karşılığı Serendipçe’den ilhamla… Bir şey ararken başka bir şeye tesadüfen rastlama, aslında aramadığı güzel bir şeyi bulma hâli. 

 
 
 

Yorumlar


©2021 Tüm hakları saklıdır.

bottom of page